Tübitak’ta çalışmaya başladıktan sonra uzun zamandır yaşayamadığım bir tatil çeşidini yaşadım: Hani onbeş tatiller vardı ya ortaokulda, lisede… Tam tatil moduna girecekken biten bir tatil türü, ne işe yaradığını henüz anlayamadım. Anlamak için araştırma gerektiğini düşünerek, bu sefer Ege kıyılarında incelemeler yaptık.

Önce İzmir’de bir gün geçirdikten sonra Denizköy’e gittik. Çandarlı’ya yakın, iki tane köy kahvesiyle lokanta arası yeri, birkaç pansiyonu ve çok az yazlığı olan küçük bir koy Denizköy. Sessiz ve huzurlu bir tatil isteyenler için birebir. Kumsalı şöyle bir yer:

IMG_1882 IMG_1897
IMG_1902

Bir de günübirlik Ayvalık/Cunda gezisi vardı. Ayvalık tam anlamıyla bir şehir haline geldiği için, o kadar da ilgi çekici değil artık. Ama Cunda hala gezmesi keyifli bir yer. Ayvalık’ın şehir haline geldiğinin ve şehirlere has garipliklere ev sahipliği yapmaya başladığının belgesi aşağıdadır:

IMG_1919

Cunda öyle mi ya?

IMG_1948 IMG_1954
IMG_1973 IMG_1992
IMG_1982

Neyse, sonrası uzun ve mide bulandırıcı bir otobüs yolculuğu sonunda, Kızılbük/Datça. Tamamen tesadüfen gözümüze çarpan Kızılbük Ahşap Evleri’nde ayırttığımız yerde bir hafta geçirdik. Tamam iyiydi, güzeldi ama artık sessiz bir tatil yöresi görmek istemiyorum!

IMG_2002 IMG_2021
IMG_2017 IMG_2043

Böyle işte. Hala tatil yorgunluğu devam etmekte, Lost izleyerek dinlenmeye devam etmekteyiz.

Uzun ve titiz pazar araştırmalarından ve külyutmaz tavırlarla satıcılardan bilgiler aldıktan sonra, her tembel evine lazım olan tost makinalarından bir tane de biz aldık. Yıllar önce alıp da bozduğum tost makinasının yeni modelini aldığımı farkedince aklın yolu birdir diyerek kendimi teselli etmeye çalışsam da, Arçelik’in tasarım kararları üzerine saçma sapan düşünerek kendi kendimi kıllandırmaktan da geri kalmadım.

IMG_2291

Eski tost makinam, resimde gördüğünüz makinanın hemen hemen aynısıydı. Sadece tam dikdörtgen şeklindeydi. Şimdiki ise, gördüğünüz üzere, aerodinamik olduğunu söylesem abartmayacağım bir tasarıma sahip. Neden? Ekmekler mi değişti? Köfte kızartırken optimum alan mı sağlanıyor? Mutfakta daha az mı yer kaplıyor? Hayır, bu tasarım. bence sadece ancak köylü kurnazına yakışır bir marka bağımlılığı çalışmasına hizmet etmekte.

Makinayla gelen, tost makinasını pişirme için de kullanmaya imkan tanıyan tavaya dikkat edin: Yamuk yumuk bir şey (tamam, yamuk olmasa da garip). Tam da makinanın hatlarıyla tam uyumlu. Bu da demek oluyor ki, bu tavanın başına bir şey gelse, mesela Can Bican bıçakla köfteleri dürterken çizse, yenisi için yine Arçelik’e gitmeli, zira piyasadan alınacak bir tava makinaya tam sığmayacak. Eski model ise dikdörtgendi, küçük kaplar/tavalar cuk oturuyordu.

Ya işte böyle sayın tüketici kardeşlerim, bu emperyalik, sorosist, masonik ve postmodern tasarımların oyununa gelmeyin. Bu yazıyı da ilgili ilgisiz herkese, satırların başına çok sayıda ‘>’ işareti koyarak gönderin ki eşinizin dostunuzun mesaide okumaya malzemesi olsun, sıkılmasınlar.

7 Haziran tarihi itibarıyle evlendik. Fotoğraflarımız henüz tanıdıklardan ve fotoğrafçılardan bize dönemediği için (çabalarımız devam ediyor) afilli pozlarımız henüz ortalıkta yok. Şöyle bir sanal pozumuz var ama:

ayca_can

Ama sonrasında Side’ye gittik, bir güzel dinlendik, oradan parçalarla idare edebiliriz, değil mi?

IMG_1690

Acanthus Hotel derler, çok güzel bir otele gittik, Ayşegül Ablam sağolsun. Çalışanları güzel, odaları güzel, sahili güzel… Biraz pahalı ama balayında o kadar da olur sanki. Yeni evlilere güzellik yapmışlar:

IMG_1679

Otel Side’nin tam içinde değildi ama Side’ye de gittik tabi. Güneşli, sıcak falan demek gereksiz tabi. Akşamları pek bir güzeldi - canlı, eğlenceli. Sayıca çok bol olan butik, kuyumcu ve eczaneleri çıkartınca, geriye çeşitleri bol takı dükkanları ve birkaç güzel bar kalıyor. Royal Castle Pub ve Stones Bar tam bize hitap eden müzikleriyle favorimiz oldu.

IMG_1705 IMG_1855

Tatilin vazgeçilmez aktivitelerinden olan “ekstriiiim” sporlardan da geri kalmadık. Ayça paraşütle atmosferin sınırlarını zorlarken, tırsık ben aşağıdaki sürat motorunun niye suda değil de havada gittiğini düşünerek ecel terleri döktüm. Bu da benim “ekstriiim” sporum oldu.

IMG_1746

Sonra adrenaline doymayıp akuaparka da gittik. Çocuklarla birlikte kayarken onlar tek kendilerinin korktuğunu zannedip üzülmesinler diye çığlıklar attıktan sonra, pahalı ve adi yemeklerinden yedikten sonra, Rusya’dan getirilmiş fok, yunus ve beyaz balinalarının Rus eğitmenleri tarafından yönetilen gösterilerini, hemen hemen tamamı Rus turistlerden oluşan bir izleyici kitlesiyle izledik.

IMG_1784 IMG_1809

Şelaleye de uğramadan geçmedik tabi. Eski güzelliği kalmasa da, akan suya bakmanın dayanılmaz çekiciliğinin baki olduğunu farkettik.

IMG_1828

Side’nin kaplumbağası ünlü bir plajı var. Uzun süredir kaplumbağaları gören yokmuş. Çok şanslı insanlar olduğumuzdan, akşama doğru plajdan Side’ye yürürken bir tanesine rastlayacak kadar talihliydik.

IMG_1846

Güzel bir hafta sonunda, yine güneş batarken, Side’ye gidin ama mümkünse Haziran’dan önce - havalar serinken - ve turistler her tarafı basmamışken, diyorum.

IMG_1839

Ayça Eskişehir’e gittiğinde getirmişti bu kibrit kutusunu. Önce Bomonti ile benzerlik kurmaya çalıştığını düşünebilir okuyan. Oysa Bomanti de yeteri kadar meşhurmuş. Belki bir gün uğrar, methedildiği kadar olup olmadığını rakı-kavun-peynir eşliğinde kontrol ederiz.

Bomanti Kibrit

Geçen hafta cümbür cemaat İzmir’e, özelde Aliağa’ya gittik. Trenle. Yataklı vagonda. Lokantasında oturarak. İnanılmaz bir keyif, bir de rötarı bol olmasa…

Tren lokantalarına hastayım, yemekleri o kadar güzel olmasa da, en manzaralı durağan lokantadan bile daha güzel manzarası var. O yüzden yemekten çok dışarısı ilgilendiriyor sizi:

IMG_1542

Gezmek, dinlenmek falan derken, ekseri İzmir’linin pek de normal bulduğu şeylerle eğlendik, geldik. Örneğin, yıllar önce ara sokaklarında eski kitap avlayıp kaset doldurttuğum Karşıyaka’nın hiç de dikkatimi çekmeyen bir camisi, uyarısıyla dikkatimi çekti — önünden her gün geçen bu ilanı yazılana kadar cami çalışanlarının başına gelenleri merak ediyor mu acaba?

IMG_1646

Kepenk demiri, meşrubat kasası, bisiklet… Benim zamanımda sadece bebek bırakırlardı önüne. Gelişmişiz demek ki.

Başka neler yaptık? Alsancak’a indik tabii ki. Tabii ki denize en yakın kafede bira içtik. Vallahi, bak:

IMG_1654

Ayrıca sanki zorlayan varmış gibi her İzmir’e gelen kişinin önünde fotoğraf çektirdiği yerde fotoğraf çektirdik tabii, buraya da koymasam olmazdı:

IMG_1609  IMG_1627

Asıl sebeb-i ziyaretimizse, aşağıdaki fotoğrafta özetlenmiş durumda, ayrıntısını sonra yazarım ama yeterli bilgi için bakınız:

IMG_1643
Ahmet Telgezer

Bir süredir her satırını okuduğum bir web sitesi var -blog demiyorum, blog gibi ama değil-, “Cumhuriyet Dönemi Gazete Haberleri“. Okudukça insanın bir cinayet haberine ne kadar zaman sonra gülümseyebileceğini öğreniyorum, ya da değer yargılarımızın toplumsal olarak kendimizi algılayışımızın ne kadar zamanda değiştiğini kestirmeye çalışıyorum. Fotoğraflardaki insanlar garip geliyor, sanki başka bir ülke, başka bir zaman, başka diller…

Neyse, bu siteyi sebebi bahsimiz, beni aptronim hakkında da arkeolojik bulgu ayarında bir ayrıntıya denk getirmesi. Buyrun, habere alalım önce: “Türkiye’de en güzel canbaz yetiştiren şehir Adanadır“. Tamamsa, geri dönün buraya.

Kimmiş ünlü cambazımız (ya da canbazımız)? Rifat Telgezer. Haberde okuduğumuza göre 1939 yılında, takriben 8 senedir bu işin içindeymiş. Yani soyadı kanunu 1934 yılında çıktığında bu işe başını koymuş ve soyadını ona göre belirlemiş.

Soranlara örnekle anlatım: Rifat Telgezer bir aptronimdir.

Son olarak, eski insan ne ilginç insandır, o tişörtün üstündeki ne güzel kuştur, Nike değil Adidas değil, kim bilir kimin tasarımıdır…


Posta kutuma gelen bu ilanın çok orijinal bir şey olduğunu düşünürken, gugıl daha yeni gördüğümü söyledi ama yine de bu fenomenin yeni bir versiyonuyla karşılaştığımı farkettim ve rahatladım. Buyrun, halı yıkama sektöründe öne çıkmak için elinden geleni arkasına koymayan bir müessesenin reklam kampanyası.


Bütün gün network metwork demekle kafayı yemek arasında kararsız bir halde uğraştıktan sonra, göklerden gelen uhrevi bir mucize, kablosuz ağ kisvesi altında, beni benden aldı, yerine mutluluğumu koydu.

Hemen analizini yapalım: Kişi ağını şifrelemiş, ama hala adsl kotasının patlama ihtimalinden kaynaklı paranoyadan muzdarip. Parasini_ben_veriyorum diyerekse, çaresiz yalvarmasını bir nebze saklamak istediğini, Dikmen delikanlısına da bunun yakışacağını biz izleyicilere anlatmak istemiş. Kuralların olmadığı vahşi bir kablosuz ağlar cennetinde, tek başına, mağrur bir kotalı adsl, evrensel bilgi otoyoluna direniyor umarsızca, kişiliksiz ağların arasında. Yok efendim neymiş ağ ismi? CANNET’miş. Hahayt güleyim bari.


Daha dahi anlamındaki de ayrı yazılır demekle uğraşırken, sağdan soldan geliyorlar. Resimdeki uyarıya bakılırsa, ya Elm Sokağı’nda oturan bir Hediye vardır ve kabus gibidir, ya da cd basıp satan şirkette bir tane dilbilgisinden anlayan yoktur. O da kabus gibidir.

Ama bir ihtimal daha var: Bunu “Ölümcül Deney 3: İnsanlığın Sonu” filminin yanında verdiler. Belki de o filmdeki olası bir Hediye Hanım ısrar etmiştir.

Güneşin 160 milyon kilometre uzağında dönen, küçük mavi bir gezegen vardır. Bu gezegen bir grup maymun tarafından idare edilmektedir. Bu maymunlar kendilerini maymun olarak, hatta hayvan olarak bile görmezler. Kendilerini hayvanlardan ayıran özelliklerini listelemeyi de çok severler: Farklı başparmaklar, bilinç… “Homo Erectus”, “Australopithecus” gibisinde sözcükler kullanırlar hep. Ama ne derlerse dedinler, maymundurlar sonuçta. Yüksek hızlı fiberoptik teknolojiye sahip maymunlardır.

Aslında haklarını vermek gerekli, hayvanlardan daha zekilerdir. Piramitler, gökdelenler, jet uçakları, Çin Seddi… Bunların hepsi, bir grup maymunun yaptığı düşünülürse gerçekten etkileyicidir. Bu maymunların beyinleri öyle başa çıkılamaz bir boyuta evrilmiştir ki, artık bir an bile mutlu olmaları tamamen imkansızdır. Aslında, onlar sadece mutlu olmaları gerektiğini düşünen hayvanlardır. Oysa diğer hayvanlar sadece “olurlar”. Ama bu maymunlar için o kadar da basit değildir.

İşte, maymunlar bilinç sahibi olarak lanetlenmişlerdir, o yüzden de korkarlar, endişe duyarlar. Maymunlar herşeyden endişe duyarlar, özellikle diğer maymunların haklarında düşündüklerinden. Çünkü maymunlar çaresizce diğer maymunlara uyum sağlamaya çalışırlar. Bu da zordur, çünkü maymunların çoğu birbirinden nefret eder. Onları diğer hayvanlardan gerçekten ayıran da budur. Bu maymunlar nefret eder. Farklı olandan nefret eder. Farklı yerlerden gelen maymunlardan, farklı renkli maymunlardan nefret ederler. İşte bu yüzden, altı milyar maymunun hepsi yalnızlık çeker.

Bazı maymunlar başka maymunlara, onları dinlemeleri için para öderler. Çünkü maymunların yanıtlara ihtiyaçları vardır ve ölmek istemezler. Bu yüzden tanrılar yaratıp onlara taparlar. Sonra da kimin yapma tanrısı daha iyi diye aralarında tartışırlar. İyice sinirlenmeye başladıkları an, aynı zamanda birbirlerini öldürmek için iyi bir zaman olduğuna karar verdikleri andır. Böylece maymunlar savaşa girerler. Hidrojen bombaları yaparlar. Tüm gezegenleri patlamaya hazır bir bombadır. Bunun tersi maymunların elinde değildir.

Bazı maymunlar, diğer maymunlardan oluşan bir kalabalığa kapalı gişe şarkı söylerler.

Maymunlar ödüller yapıp, bir anlamı varmış gibi birbirlerine verirler.

Bazı maymunlar herşeyi çözdüklerini düşünür. Nietzsche okuyup, hakkında konuşurlar, ama bu sırada Nietzsche’nin de başka bir maymun olduğunu hiç hesaba katmazlar.

Maymunlar plan yaparlar, aşık olurlar, sevişirler ve daha fazla maymun yaparlar.

Maymunlar müzik yapar ve DANS ederler. Haydi yandan maymunlar!

Maymunlar çok fazla gürültü yaparlar. Gürültüleri bitince rastgele seçilmiş beş maymun, gürültülerini birle on arasında puanlarlar. Sonra bu puanları toplayıp, en iyi gürültüyü hangi maymunun yaptığını belirlerler.

Gördüğünüz gibi, bunlar berbat bir takım maymunlardır.

Bu maymunlar gezegenin aynı zamanda hem en çirkin hem de en güzel yaratıklarıdır ve maymun olmak istemeyen maymunlardır. Başka bir şey olmak isterler ama olamazlar…

Ernest Cline‘ın “Dance, Monkeys, Dance” adlı eserinin hunharca düzyazıya ve Türkçe’ye çevrilmiş halidir.
Özlü sözümüz:

Aptronim sözkonusu olunca, gerisi kafiyedir.
Khutulu Arsivleri, Üçüncü Parsömen