Ana dili İngilizce olan bazı aklıevveller, sanki kendi vatandaşları çok süper İngilizce konuşuyorlarmış gibi, elalemin İngilizce’sine sardırmışlar, tüm dünyayı bıkmadan gezip, kurulan devrik cümlelerin, anlam kaymalarının fotoğraflarını çekip gülüyorlar. Mesela engrish.com bunlardan biri. Tabii ki komik ama bunlara gülenlerin akabinden Sheakspear okuyup da kötü etkilenen dillerini temizlediklerini sanmıyorum.

Bu arada, bazılarına ben de gülüyorum, o ayrı. Gülüyorum diye şımarıp da bana mesaj yazarken dahi anlamındaki de ekini ayrı yazmazsanız selamı sabahı keserim.

Tamam tamam, ortamı yumuşatalım. Ayça bulmuş gezdiği bir yerlerden, buyrun:

ya paranı ya canını

“Ben paraya para demem, para bana verilmedikçe”…

Paylaşmak İçin:
  • Print
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • StumbleUpon
  • MySpace
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız Bu yazı 2 kişi tarafından oylandı, ortalama 5 üzerinden 5,00 puan aldı. Siz de oylamak ister misiniz, Sadece yıldızlara tıklayarak hem de?
Yükleniyor ... Yükleniyor ...

Yabancılarda deyim gibi bir şey var: Şapka. Hangi şapkayla konuştuğunuzu sorduklarında birden fazla özelliği varmış da onlardan birini seçip diğerleri yokmuş gibi davranarak konuştuğunuzu varsaymış oluyorlar. Yani patronunuz gidip de “şimdi çalışan şapkamı takıyorum” gibisinden bir laf edince, patron sıfatıyla konuşmayı bir yana bırakıp, seviyenize inmeye karar vermiş anlamına geliyor.

Pek şapka takmam, alışkanlığım değil ama promosyon olsun, tatil yerinde aceleyle alınmış olsun, bir sürü kepim var çekmecemde. Gerektiğinde evde bırakmış olurum, gerekmediğinde de çekmecede yer kaplarlar. Tarafıma şimdiye kadar verilmiş ve “bu şapkamı takarak konuşuyorum” diyebileceğim tek şapka, şu ana kadar bu şapkaydı:

Hekır Şapkası Hekır Şapkası

Tabii ki bu şapkamı takıp da insan içine çıkmadım, sadece eski şirketin bir etkinliğinde dağıtıldığı için hatıra diye sakladım – “Outing”i düzenleyen şirket, “hacker”dan kastedilenden ne anladıklarını bu promosyanlarında dışa vurmak istemişler, nasip.

Cuma itibariyle bir şapkam daha oldu:

Kırmızı Şapka

RedHat Certified Engineer“, kısaca “RHCE“. Aslında asıl mevzu RHCSS, ama bu önce şartmış. Ne yapalım.

Paylaşmak İçin:
  • Print
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • StumbleUpon
  • MySpace
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız Bu yazı 1 kişi tarafından oylandı, ortalama 5 üzerinden 5,00 puan aldı. Siz de oylamak ister misiniz, Sadece yıldızlara tıklayarak hem de?
Yükleniyor ... Yükleniyor ...

Bizim Şehnaz’da hep şüphelendiğim bir şeyler vardı. İşe çıkmamızla dönmemiz arasında sanki hiç bir şey yapmamış gibi, döndüğümüzde, gerinerek karşılar hep bizi. Evde yalnızken ne yaptığını merak ederdim. Bir gün çıktıktan sonra telefonumu evde unuttuğumu hatırladığımdan eve döndüm. Telefonu kolayca buldum ama Şehnaz ortalıkta yoktu. Gerçekten aradım, bütün zula yerlerini hallaç pamuğu gibi attım, nafile. Mama paketini sallamama rağmen gelmedi, oysa mama sesinde her zaman tufaya düşerdi. Acelem olduğundan çıktım ama akşama kadar da nerede olduğunu düşünüp durdum. Acaba camdan mı çıkmıştı? Ben kapıyı açtığımda hemen aradan apartman koridoruna mı kaçmıştı?

Oysa akşam, her zaman olduğu yerdeydi, kapıyı açtığımda poposunu dönüp gerinmek gibisinden, kedi lugatında ne anlama geldiğini bilmediğim, insan lugatına uyarlamayıysa hiç tercih etmediğim hareketini yapıyordu. O zaman içimde bir şüphe doğmuştu. Biz gider gitmez bu kedi kozmik, parapsikolojik, her ne dandik boyut varsa oraya geçiyor, bütün gün alfa kanalı senin, telepati benim geziniyordu. Gelmemize de yakın, eski pozisyonunu alıp biz safları kandırıyordu. Ayça’ya da anlattım. Bereket pek ciddiye almadı. Zira, olay bununla da kalmıyormuş, kendisi zamanda yolculuk da yapıyormuş. İspat mı? Buyrun:

Jane Fonda ve malum kedi

Şimdi anlaşılıyor hanımefendinin biz yokken nerelere (zamanda) gittiği, kimlerle düşüp kalktığı, akşam geldiğimizde yaptığı hareketi nereden öğrendiği. Pis yogacı.

Bu arada, ispatın -yani resmin- kaynağı: http://thecatalyst.typepad.com/the_catalyst/famous-people-cats/. Dikkat ederseniz, başka benzerler de var, ama bunun duruşu falan da aynı, o yüzden bir tek bu görünüşünden eminim.

Paylaşmak İçin:
  • Print
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • StumbleUpon
  • MySpace
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız Henüz bu yazı puanlanmamış. Siz puanlasanız ne güzel olur, yıldızlara tıklamak yetiyor valla.
Yükleniyor ... Yükleniyor ...

Buradan arak bir karikatürü nedense buraya taşıyasım geldi.

Dalga deniz

Australian gördüğünüz yerleri favori ülkenizin ismiyle değiştirebilirsiniz. Sonra da sansürün anlamsız, insan haklarına aykırı olması bir yana, imkansız olduğunu düşünebilirsiniz. Hatta mümkünse, emin olunuz.

Sansürsüz Internet’i dolaşmak isteyen arkadaşlarıma buradan ücretsiz destek öneriyorum. Sıraya girin.

Paylaşmak İçin:
  • Print
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • StumbleUpon
  • MySpace
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız Bu yazı 1 kişi tarafından oylandı, ortalama 5 üzerinden 5,00 puan aldı. Siz de oylamak ister misiniz, Sadece yıldızlara tıklayarak hem de?
Yükleniyor ... Yükleniyor ...

Cingöz Şehnaz

O kadar zamandır blog cinsinden işlerle ilgilenmeme rağmen, bir tane bile kedi yazısı bile yazmamışım. Yazıklar olsun ki bana ki, fareden bahsetmişim, balıkçıl kuşundan bahsetmişim, megapod kuşundan bahsetmişim, ama hani kedi yazısı, resimleri? Şirin resimler, altına yazılar, kulağına kulaklık, kafasına bere, ağzına pipo, fotoşop, flash… Çok ayıp bana.

Oysa dibimde türünün nadide bir örneği var, günümüz gecemiz birlikte geçiyor hem de. Aklıma şimdiye kadar gelmemesinin nedeni, kendisinin ün, şöhret gibi şeylerden hazzetmemesi, fotoğraf makinalarına poz vermek yerine iplerini çekmeyi tercih etmesi ve yüz ifadesinin – şirin olsa da – çok ciddi bir işle meşgul olduğu hissini vermesi.

Daha çok sevmediği işler üzerinden ilişkimiz şekillendiğinden, onlardan bahsetmek lazım önce. Evet, poz vermek gibisinden fotojenik işlerden hoşlanmıyor. Sonra, kucak sevmez, fazla sevilmek istemez. Evde bizle ilgilenmez ama evde olmazsak da sinir olur. Kapı açılırken çıkan anahtar sesi Şehnaz için hiç hoş değildir. Geç yatarsak, bizle birlikte uyuduğu için, uykusu kaçar, ayak parmağı ısırarak bizi de uyutmaz. Ulaşamadığı yerlere tüneyen güvercinler bir numaralı düşmanıdır. Aksi gibi şu kısacık hayatında ulaşabildiği bir yere tüneyen güvercine de rastlamamıştır. Ama ümitle beklemekte, her gördüğü güvercine en nefret dolu bakışlarıyla bakmaktadır. Birlikte bakarsak miyavlayarak küfür etmekte, benim de etmemi beklemektedir. Ben terbiyeliyim.

Kırmızıgöz Şehnaz

Sevdiği şeyler de var tabii, mesela ayaklarım, ama çoraplı. Özellikle işten gelince. Benimle oynamaz, ayaklarımla oynar. O sırada okşarsam, aralarına girdiğim için kızar. Sanırım Şehnaz’ın gözünde, ayak denilen şeyle birlikte gelen, nasıl diyeyim, gülün dikeni gibi bir şeyim.

Böcekleri çok sever, çünkü onlar güvercinler gibi ulaşamayacağı yerlerde dolaşmaz. Keşke bir de pati darbelerinden sonra mızıkçılık yapmayıp da oyuna devam etseler.

Yatakta ve gardrobun içinde yatmayı sever. Özel yastığı dekoratif amaçlıdır.

Aslında dünyadaki diğer herşey dekoratif amaçlıdır. Bütün insan uygarlığı binlerce yıl uğraşıp Şehnaz için uygun olan ortamı oluşturmak için çalışmışlardır. Tam olmamıştır, ama idare etmektedir. Varolanla yetinir, genelde insanlığın, özelde bizim sunduğumuz adakları alçakgönüllülükle kabul eder.

Neşeli bir köpek, odaya girdiğinde sanki bir şey yapmaya girmiş de ne yapacağını unutuvermiş gibi bakınır ortaya. Şehnaz’ın da dahil olduğu Siyam-Kedisi milletiyse, herhangi bir zamanda herhangi bir yerde bulunmalarının sebebinin iki hafta önce ajandasına düştüğü not olduğu garanti bir edayla girer ve çıkar. Girdiği yerin sizin yanlışlıkla kapısını kilitlemeyi unuttuğunuz, kapısı kolay açılan tuvalet olması, tarzını değiştirmesine engel değildir, teftiş eder ve gider. Aynı şekilde, çok planlı ve programlı bir şekilde, birden bire bir yerlere saklanıp sessizce oturması gerekiyorsa, sizin bağıra çağıra hanımefendiyi aramanızın önemi yoktur. Randevu almamışsınızdır çünkü.

Son olarak, söylemeden geçmemem gerekli: Tavşana benziyor.

Paylaşmak İçin:
  • Print
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • StumbleUpon
  • MySpace
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız Henüz bu yazı puanlanmamış. Siz puanlasanız ne güzel olur, yıldızlara tıklamak yetiyor valla.
Yükleniyor ... Yükleniyor ...

Tübitak’ta çalışmaya başladıktan sonra uzun zamandır yaşayamadığım bir tatil çeşidini yaşadım: Hani onbeş tatiller vardı ya ortaokulda, lisede… Tam tatil moduna girecekken biten bir tatil türü, ne işe yaradığını henüz anlayamadım. Anlamak için araştırma gerektiğini düşünerek, bu sefer Ege kıyılarında incelemeler yaptık.

Önce İzmir’de bir gün geçirdikten sonra Denizköy’e gittik. Çandarlı’ya yakın, iki tane köy kahvesiyle lokanta arası yeri, birkaç pansiyonu ve çok az yazlığı olan küçük bir koy Denizköy. Sessiz ve huzurlu bir tatil isteyenler için birebir. Kumsalı şöyle bir yer:

IMG_1882 IMG_1897
IMG_1902

Bir de günübirlik Ayvalık/Cunda gezisi vardı. Ayvalık tam anlamıyla bir şehir haline geldiği için, o kadar da ilgi çekici değil artık. Ama Cunda hala gezmesi keyifli bir yer. Ayvalık’ın şehir haline geldiğinin ve şehirlere has garipliklere ev sahipliği yapmaya başladığının belgesi aşağıdadır:

IMG_1919

Cunda öyle mi ya?

IMG_1948 IMG_1954
IMG_1973 IMG_1992
IMG_1982

Neyse, sonrası uzun ve mide bulandırıcı bir otobüs yolculuğu sonunda, Kızılbük/Datça. Tamamen tesadüfen gözümüze çarpan Kızılbük Ahşap Evleri’nde ayırttığımız yerde bir hafta geçirdik. Tamam iyiydi, güzeldi ama artık sessiz bir tatil yöresi görmek istemiyorum!

IMG_2002 IMG_2021
IMG_2017 IMG_2043

Böyle işte. Hala tatil yorgunluğu devam etmekte, Lost izleyerek dinlenmeye devam etmekteyiz.

Paylaşmak İçin:
  • Print
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • StumbleUpon
  • MySpace
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız Henüz bu yazı puanlanmamış. Siz puanlasanız ne güzel olur, yıldızlara tıklamak yetiyor valla.
Yükleniyor ... Yükleniyor ...

Uzun ve titiz pazar araştırmalarından ve külyutmaz tavırlarla satıcılardan bilgiler aldıktan sonra, her tembel evine lazım olan tost makinalarından bir tane de biz aldık. Yıllar önce alıp da bozduğum tost makinasının yeni modelini aldığımı farkedince aklın yolu birdir diyerek kendimi teselli etmeye çalışsam da, Arçelik’in tasarım kararları üzerine saçma sapan düşünerek kendi kendimi kıllandırmaktan da geri kalmadım.

IMG_2291

Eski tost makinam, resimde gördüğünüz makinanın hemen hemen aynısıydı. Sadece tam dikdörtgen şeklindeydi. Şimdiki ise, gördüğünüz üzere, aerodinamik olduğunu söylesem abartmayacağım bir tasarıma sahip. Neden? Ekmekler mi değişti? Köfte kızartırken optimum alan mı sağlanıyor? Mutfakta daha az mı yer kaplıyor? Hayır, bu tasarım. bence sadece ancak köylü kurnazına yakışır bir marka bağımlılığı çalışmasına hizmet etmekte.

Makinayla gelen, tost makinasını pişirme için de kullanmaya imkan tanıyan tavaya dikkat edin: Yamuk yumuk bir şey (tamam, yamuk olmasa da garip). Tam da makinanın hatlarıyla tam uyumlu. Bu da demek oluyor ki, bu tavanın başına bir şey gelse, mesela Can Bican bıçakla köfteleri dürterken çizse, yenisi için yine Arçelik’e gitmeli, zira piyasadan alınacak bir tava makinaya tam sığmayacak. Eski model ise dikdörtgendi, küçük kaplar/tavalar cuk oturuyordu.

Ya işte böyle sayın tüketici kardeşlerim, bu emperyalik, sorosist, masonik ve postmodern tasarımların oyununa gelmeyin. Bu yazıyı da ilgili ilgisiz herkese, satırların başına çok sayıda ‘>’ işareti koyarak gönderin ki eşinizin dostunuzun mesaide okumaya malzemesi olsun, sıkılmasınlar.

Paylaşmak İçin:
  • Print
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • StumbleUpon
  • MySpace
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız Henüz bu yazı puanlanmamış. Siz puanlasanız ne güzel olur, yıldızlara tıklamak yetiyor valla.
Yükleniyor ... Yükleniyor ...

7 Haziran tarihi itibarıyle evlendik. Fotoğraflarımız henüz tanıdıklardan ve fotoğrafçılardan bize dönemediği için (çabalarımız devam ediyor) afilli pozlarımız henüz ortalıkta yok. Şöyle bir sanal pozumuz var ama:

ayca_can

Ama sonrasında Side’ye gittik, bir güzel dinlendik, oradan parçalarla idare edebiliriz, değil mi?

IMG_1690

Acanthus Hotel derler, çok güzel bir otele gittik, Ayşegül Ablam sağolsun. Çalışanları güzel, odaları güzel, sahili güzel… Biraz pahalı ama balayında o kadar da olur sanki. Yeni evlilere güzellik yapmışlar:

IMG_1679

Otel Side’nin tam içinde değildi ama Side’ye de gittik tabi. Güneşli, sıcak falan demek gereksiz tabi. Akşamları pek bir güzeldi – canlı, eğlenceli. Sayıca çok bol olan butik, kuyumcu ve eczaneleri çıkartınca, geriye çeşitleri bol takı dükkanları ve birkaç güzel bar kalıyor. Royal Castle Pub ve Stones Bar tam bize hitap eden müzikleriyle favorimiz oldu.

IMG_1705 IMG_1855

Tatilin vazgeçilmez aktivitelerinden olan “ekstriiiim” sporlardan da geri kalmadık. Ayça paraşütle atmosferin sınırlarını zorlarken, tırsık ben aşağıdaki sürat motorunun niye suda değil de havada gittiğini düşünerek ecel terleri döktüm. Bu da benim “ekstriiim” sporum oldu.

IMG_1746

Sonra adrenaline doymayıp akuaparka da gittik. Çocuklarla birlikte kayarken onlar tek kendilerinin korktuğunu zannedip üzülmesinler diye çığlıklar attıktan sonra, pahalı ve adi yemeklerinden yedikten sonra, Rusya’dan getirilmiş fok, yunus ve beyaz balinalarının Rus eğitmenleri tarafından yönetilen gösterilerini, hemen hemen tamamı Rus turistlerden oluşan bir izleyici kitlesiyle izledik.

IMG_1784 IMG_1809

Şelaleye de uğramadan geçmedik tabi. Eski güzelliği kalmasa da, akan suya bakmanın dayanılmaz çekiciliğinin baki olduğunu farkettik.

IMG_1828

Side’nin kaplumbağası ünlü bir plajı var. Uzun süredir kaplumbağaları gören yokmuş. Çok şanslı insanlar olduğumuzdan, akşama doğru plajdan Side’ye yürürken bir tanesine rastlayacak kadar talihliydik.

IMG_1846

Güzel bir hafta sonunda, yine güneş batarken, Side’ye gidin ama mümkünse Haziran’dan önce – havalar serinken – ve turistler her tarafı basmamışken, diyorum.

IMG_1839
Paylaşmak İçin:
  • Print
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • StumbleUpon
  • MySpace
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız Henüz bu yazı puanlanmamış. Siz puanlasanız ne güzel olur, yıldızlara tıklamak yetiyor valla.
Yükleniyor ... Yükleniyor ...

Ayça Eskişehir’e gittiğinde getirmişti bu kibrit kutusunu. Önce Bomonti ile benzerlik kurmaya çalıştığını düşünebilir okuyan. Oysa Bomanti de yeteri kadar meşhurmuş. Belki bir gün uğrar, methedildiği kadar olup olmadığını rakı-kavun-peynir eşliğinde kontrol ederiz.

Bomanti Kibrit

Paylaşmak İçin:
  • Print
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • StumbleUpon
  • MySpace
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız Henüz bu yazı puanlanmamış. Siz puanlasanız ne güzel olur, yıldızlara tıklamak yetiyor valla.
Yükleniyor ... Yükleniyor ...

Geçen hafta cümbür cemaat İzmir’e, özelde Aliağa’ya gittik. Trenle. Yataklı vagonda. Lokantasında oturarak. İnanılmaz bir keyif, bir de rötarı bol olmasa…

Tren lokantalarına hastayım, yemekleri o kadar güzel olmasa da, en manzaralı durağan lokantadan bile daha güzel manzarası var. O yüzden yemekten çok dışarısı ilgilendiriyor sizi:

IMG_1542

Gezmek, dinlenmek falan derken, ekseri İzmir’linin pek de normal bulduğu şeylerle eğlendik, geldik. Örneğin, yıllar önce ara sokaklarında eski kitap avlayıp kaset doldurttuğum Karşıyaka’nın hiç de dikkatimi çekmeyen bir camisi, uyarısıyla dikkatimi çekti — önünden her gün geçen bu ilanı yazılana kadar cami çalışanlarının başına gelenleri merak ediyor mu acaba?

IMG_1646

Kepenk demiri, meşrubat kasası, bisiklet… Benim zamanımda sadece bebek bırakırlardı önüne. Gelişmişiz demek ki.

Başka neler yaptık? Alsancak’a indik tabii ki. Tabii ki denize en yakın kafede bira içtik. Vallahi, bak:

IMG_1654

Ayrıca sanki zorlayan varmış gibi her İzmir’e gelen kişinin önünde fotoğraf çektirdiği yerde fotoğraf çektirdik tabii, buraya da koymasam olmazdı:

IMG_1609  IMG_1627

Asıl sebeb-i ziyaretimizse, aşağıdaki fotoğrafta özetlenmiş durumda, ayrıntısını sonra yazarım ama yeterli bilgi için bakınız:

IMG_1643
Paylaşmak İçin:
  • Print
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • StumbleUpon
  • MySpace
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız Henüz bu yazı puanlanmamış. Siz puanlasanız ne güzel olur, yıldızlara tıklamak yetiyor valla.
Yükleniyor ... Yükleniyor ...
Sayfa: 1 / 41234
Özlü sözümüz:

Can Bican: Since 1975.